Gülistan, artık buluşmuştu toprağıyla. Bir daha kimse ayıramayacaktı onu ülkesinden. Yaşam, aşk, özgürlük bu topraklardaydı. Yıllarca ülkesiyle ve gerillayla buluşmanın özlemini çekmişti. Bu topraklarda Önderliği ile buluşmanın hayalini kurmuştu.

Gülistan yoldaş, devrimci, yurtsever, Kürt ulusal mücadelesine duyarlı, onurlu bir ailede dünyaya gelir. Kürdistan’ın yasaklı bir çocuğu olarak doğar doğmaz birçok acı gerçekle tanışır. 1980’li yıllar, Kürdistan’ın siyasi olarak çalkalandığı yıllardır. İnsanlar tedirgin, insanlar hareketli, insanlar işkencelerde, insanlar sürgün. Gülistan, o gece karası bebek gözlerle izliyor etrafını. O, aktif bir babanın çocuğudur. Sıra bu şirin bebeğin adını koymaya gelmişti. Babanın devrimci duyguları öylesine güçlü ki, Gulê ona göre herkesin çocuğuydu; halkın, devrimin çocuğuydu. Tam da devrimci, onurlu geleneklere göre büyümeliydi. Gulê doğarken ondan çok sevinen ve heyecan yaşayan birileri daha vardı ki, onlar da babasının yoldaşlarıydı; onlar koymalıydı ismini, bu ona göre saygının da bir gereğiydi.

 

Tartışırlar biraz. Bu devrim rüzgarının çalkantıları arasında doğmuş, umudu, sevgiyi taşıyıp da gelen bu küçük, şirin, narin kız çocuğu, küçücük sıcak elini uzatmıştı yaşama. Daha doğrusu yaşamın kendisiydi o; yeniden doğuşun adı. Onun isminin Kürdistan olması gerektiğine karar verirler. Başka isimler de gündeme gelmiş, ama ona daha yakışanını bulamamışlardı bir türlü. İşte Kürdistan, o gizemli sözcük bu küçük sıcak yürekte herkese merhaba diyordu. Yalnız bir sorun vardı ki, bu isim hiçbir kağıdın üzerine işlenemezdi, delemezdi taşa dönmüş zihniyetleri. O farkında olmasa da bir yasaklar ülkesiydi burası. Dili yasak, adı yasak, kimliği yasak; yani bütünüyle her şeyi yasak…

 

Kürt isen eğer, soy ismine yasak ekleyeceksin. Bütün bunlar olmasaydı, Gulê öyle çekingen ve hüzünlü doğar mıydı, gölge düşer miydi o masum yüzüne? Kim bilir onu neler bekliyordu hayatta. Adım atmanın suç olduğu bu topraklarda inadına yaşamanın sırlarına ermek, yaşanılır kılmak her şeyi… Ama o gelmişti işte, iyi ki de gelmişti. Sıra kağıt üzerindeki kayda gelince Gülistan oluyor adı. Kürdistan yerine yaygın kullanılan bir isim oluyor o dönemler. “Gül kokulu ülkene hoş geldin Gülistan” diyor babası ve arkadaşları. Bu isim Gulê’nin övünç kaynağı oluyor hep. “İsmim hiç değişmeyecek, kodum bu olacak” diyor ve olayı anlatıyor yoldaşlarına. Hayatı boyunca Gülistan bununla övünecekti; “adımı babam ve arkadaşları koydu” diyecekti ve o ismi hep onurla taşıyacaktı.

 

DURUŞU VE KARARLILIĞIYLA ÇEVRESİNE GÜVEN VERİRDİ

 

Çok geçmeden bir dünyalar tatlısı bir kardeşi daha geldi arkasından. O, ne olup bittiğini anlamadan abla olmuştu işte. Ona her şey gibi ablalık da ne çok yakışmıştı. Küçücük, sıcacık elleriyle dokunurdu kardeşinin yüzüne. Bir yıl yaş farkı vardı aralarında ve beraber büyüyeceklerdi. Çok geçmeden, daha onlar bebekken, baba Nedim Tutmaz hapse düşer; çünkü o düşünen bir babaydı. Üstelik çok ‘tehlikeli’ şeyler yapıyordu; örneğin kızının ismi Gülistan, oğlunun ismi Fırat’tı. Yani ellerinden gelse Fırat Nehri’nin akışını, güllerin açılmasını engelleyeceklerdi. Bu toprakta açmanın ve akmanın suç olduğunu bilmiyorlar mıydı? Bilmiyorlardı; güller açıyor, Fırat akıyor, onlar büyüyordu. Kürdistan’da bu dönemde on sekiz yaşını geçmiş her erkek Kürt ise eğer işbirlikçi değilse mutlaka bir ‘terör’ suçlusuydu ve ölmeliydi; bu başarılamazsa mutlaka hapse konmalı, vahşi uygulamalarla hapiste ‘çürütülmeliydi.’

 

Gulê hep baba hasreti yaşayacaktı ve “Babam mahvoldu hapislerde, artık hasta; onunla hep gurur duyacağım” diyecekti. Biraz büyüdüğünde onu tam bir yaşam kavgası bekleyecekti. Gulê duyarlı, atik, her şeyin farkında olan biriydi artık. Zamanından önce büyümüştü. Ama o nasıl büyüdüğünü hiç bilmeyecekti; çalışıp onlara bakmak zorunda kalan anneye yardım edecekti. Bu onun seçimi değildi belki, ama “ben de olsaydım babam gibi yaşardım” diyecekti. Hayat ona yaşından, boyundan ve yüreğinden ağır sorumluluklar yüklemişti. Hem okuyacak hem devrimcilik yapacaktı. Dağlarda gerilla vardı; umudunu onlara bağlamıştı. Onlar orada savaşacak, babası hapisten kurtulacak ve artık hep beraber olacaklardı. Onlar daha temiz bir dünya için direniyorlardı. O bunu yürekten hissedecek kadar büyümüştü.

 

Artık 14 yaşına basmış bir yetişkin devrimci gibi sahnedeydi Gulê. Başka gençlere benzemiyordu. Dünyanın nimetlerine tenezzül edemezdi. Onun sarıldığı ve katıldığı dünya çok başkaydı. Babasının bir suçu olmadığı halde hapiste olması tam bir çelişkiydi Gule için. Ona göre iyi insanların yaşamasına izin vermiyordu bu sistem. Anne, onların katılımlarına annelik içgüdüleriyle biraz karşı durur; Gulê bu duruma biraz üzülse de “annedir, kaygı duyması normaldir” diyecek ve annesine sevgisini hep koruyacaktı. O bir anneydi ve yıllarca onları büyütüp kollamaya çalışmıştı. Bir de hayatında çok değer verdiği, onunla aynı dünyayı paylaşan ve onunla yoldaş olan küçük Fırat vardı. Sevgi dolu yüreğini herkese vermeliydi. İşte Gulê giderek militanlaşıyor ve sınırlarını genişletiyordu. Nereye giderse gitsin, kiminle tartışırsa tartışsın; duruşu, ağırbaşlılığı, bilinç düzeyi, kararlılığı çevresine büyük bir güven veriyordu.

 

KARDEŞİ VE BİR GRUP YOLDAŞIYLA BİRLİKTE YÖNÜNÜ DAĞLARA VERİR

 

Halkın durumundan çok etkileniyordu. Her gün bir yerlerden faili belli haberler alıyordu. Yüzlerce insan tutuklanıyor, işkence görüyordu. Binlerce köy yakılıyordu. Bütün bunlardan çok etkileniyordu; bazen uyuyamıyor, bazen de yemek yiyemiyor, dalıp dalıp gidiyordu. “Artık bir şeyler yapmalıyım” kararına varınca gençlik çalışmalarına aktif katılır. Kendisiyle aynı düşünen gençliğe bağlanırken, bunun dışında kalıp basit, anlamsız, duyarsız, sistemin sunduklarıyla yaşamaya çalışan gençliğe de çok öfkelenirdi. Kendisi daha genç bile sayılmazken bu kadar çelişkileri net görüp sorgulayabiliyorsa, neden diğerleri böylesine sorumsuzdu? Her zaman onurlu yaşanması gerektiğine inanıyordu; insanlığa onursuzluğu yakıştıramıyordu. Bir o kadar da yaşam ağır geliyordu o küçük yüreğe.

 

Örneğin şiddeti sevmiyordu; kimden kaynaklanırsa kaynaklansın sevmiyordu. Ona göre sorunların çözüm yolu sadece bu değildi. Bunun için de daha çok çalışılmalıydı. İşte bu yaşlarda İstanbul’da birçok alanda gençlik sorumluluğunu üstlenir. Özellikle Roma süreci ve 15 Şubat’ta Önder Apo’ya yönelik komplo döneminde onun sorumlu olduğu alanlarda çok yoğun eylemlilikler yaşanır. Çok aktif bir öncülük sergilemiş ve gençlik içinde bir lider haline gelmiştir. Tabii bu arada devlet güçleri tarafından takibe alınır. Onun grubundan yakalanmalar olur. Gulê deşifre olmuş ve özel operasyonlara maruz kalmıştı. Kimliği ve eşkali tespit edildiğinde buna İstanbul polisi inanmamıştır. Birçok yerde polis, “bu kadar işi bu yaşlarda bir kız çocuğu örgütlüyor olamaz” demiştir. Gulê, aklı, zekası, atikliği ile hem dostlarını hem de düşmanlarını şaşırtmıştır.

 

Bunun üzerine Gulê artık dağlara gitmeye karar verir. Şehirde kalması demek mutlak anlamda yakalanması demekti. Kardeşi ve bir grup yoldaşıyla gerilla saflarına katılır. Yolda kardeşi yakalanır ve zindana düşer. Gülistan, kardeşi ve diğer yoldaşları için çok acı çeker; ama kendisi gerillaya ulaşır. Gerillayı onların yerine de yaşayacağına dair yürekten söz verir onlara. Dersim’de bir yaz gecesi gerilla güçlerine ulaştığında çok büyük bir heyecan duyar. Tanışır tek tek onlarla; kısa bir süre eğitim görür ve birçok alan dolaşır. Gittiği yerlerde rahat ve girişken duruşuyla herkesle hemen tanışıyor ve kaynaşıyordu. Ona ağır gelecek işleri yaptırmak istemez gerilla arkadaşları. Gulê ise buna kendi karar veriyor; birçok iş için “ben biliyorum, ben yaparım” biçiminde kendine hep yapacak bir şeyler buluyordu. El attığı her çalışmayı da çok titiz ve ustalıkla yapıyordu. Bu özellikleri sayesinde kısa dönemde yoldaşları arasında çok sevilir.

KÜRDİSTAN TOPRAKLARINDA ÖNDERLİK'LE BULUŞMANIN HAYALİNİ KURMUŞTU

Gülistan, bir sevgi damlası, yüreği bedenine sığmaz bir arkadaş canlısı… Bahar yüreğinden, coşkun ülkesine akan bir nehir. Ne kadar sevse ülkesini ve halkını, o kadar güzelleşiyordu. Bunu biliyordu. Daha yeni gelmişti gerillaya ama o denli çabuk uyum sağlamıştı. Çünkü onun kalbi, uzakta olduğunda bile her zaman dağlarda atıyordu. Dağları yüreğine sığdırabilseydi ah, bir sığdırabilseydi… Ama gerillaya geldikten sonra artık o, dağlara sığmaz olmuştu. Büyümüştü çünkü. Ülkesinden uzak büyümenin getirdiği hasreti yerle bir etmişti dağlarda. Sonsuza kadar yaşayacaktı dağlarda. Artık bir daha gitmeyecekti şehirlere. Şehirlerin insanı bitiren o kasvetli havasından uzakta mutluydu. Dağların ruhuna kendi ruhunu katarak iyi bir gerilla olacaktı; oluyordu da. O yüzden kıpır kıpırdı, yerinde durmazdı. Çok şey yapmalıydı, az zamana çok şey sığdırmalıydı. Dolu dolu yaşamak için gelmişti gerillaya. Elinden alınan çocukluğunu, gençliğini tüm Kürt çocukları ve gençleri adına yaşamak istiyordu dağlarda.

Ülkesinin her karış toprağını dolaşacaktı. Tüm nehirlerini, dağlarını, sularını, patikalarını arşınlayacaktı. Gülistan, gül bahçesi… Gülünce yüzünde güller açan güzel kadın. Bir daha ayrılık olmayacaktı. Artık buluşmuştu ülke topraklarıyla. Bir daha onu kimseler ayıramayacaktı ülkesinden. Yaşam, aşk, özgürlük bu topraklardaydı onun için. Bunca yıl ülkesiyle ve gerillayla buluşmanın özlemini çekmişti. Özlemi artık son bulmuştu. Bu topraklarda Önderliği ile buluşmanın hayalini kurmuştu. Bu hayaline saldıranlarla korkusuzca çatışmıştı. Önderliğin esaretini asla kabul edememişti. Bunu eylemlerdeki kararlılığıyla göstermişti. İşte şimdi gerillaya gelmişti. Burada daha çok savaşacaktı. Bu hayalini gerçekleştirmenin ardına düşecekti dağlarda. Umut asla tükenmezdi. Bir gün mutlaka Önderliği’yle buluşmanın özlemiyle dağların kalbine koşacaktı. Yine korkusuz, hesapsız, çıkarsız koşacaktı nehirler boyu. Hiç durmadan…

 

 

 

 

 

© 2026 Şehîdên Me