(özgür gelecekle yüklü dopdolu bakışlarında Xani dağlarının zirvesindeki düşleri donmuş duruyordu)

Yine ulusal kurtuluş ve özgürlük davasına büyük bir inanç, cesaret ve gururla sahip 
çıkan çağdaş direnişçiler «Kürdistan Kabesi»ni kurtarmak için Ebabil kuşları gibi her 
taraftan hücuma geçtiler. Tarihin en barbar, vahşi düşmanının dört tarafından sıkı 
kuşatma altına almış olduğu «Kutsal Kabe»ye, ellerindeki keskinleştirilmiş kılıçlar, 
mızraklar, gürzlerle artık son darbeleri vurarak işini bitirmek, her şeyi kesip doğrayarak 
Kürdistan ve Kürt diye bir şeyin yerkürede var olmadığını herkese «ispatlamak» istediği 
bir anda nereden çıkmıştı bunlar? Bebelerin ana rahminde bile Türkleştirilerek dünyaya 
getirildiği bir sırada yerden biter gibi müthiş çoğalarak saldırıya geçen; bu kendisini vahşi 
küftar askerlerin keskin kılıçlarına, yüzüne-gözüne çarparak onları engelleyen, taşıdıkları 
ateş parçalarıyla pejmürde Türk askerlerini tepeden tırnağa ateş gibi yakıp-yıkıp geçen ve 
Kürdistan Mabedi'ni son anda kurtaran özgürlük Zümrüdü-Ankalar da nereden çıkmıştı?

İşte, çağdaş PKK direnişçileri, geçmişten günümüze kadar yaratılan bütün tahribatları 
ortadan kaldırarak vatanı kurtarmak, Mezopotamya uygarlığını çağdaş içerikle yeniden 
filizlendirmek için kendi canlarını her gün böyle feda ettiler. Kurutulmuş Medya 
Bahçesi'ni yeniden yeşertmek için tarihin o bütün ulvi değerlerinden süzülüp gelen berrak 
kanlarını böyle akıttılar ve kimbilir ne zamana kadar da böyle akıtacaklar... Faşist 
sömürgecilere intikam duygularını, zaptedilmez öfke ve kinlerini yanardağlar gibi kusan 
ve güngün yarattıkları kahramanlık abideleriyle Kürdistan vatanı denen mabedi yeniden 
kuran bu tarihin edebi mimarlarını tanımak, tanıtmak, anmak ve yaşatmak en önde gelen 
sorumluluğumuzdur. Çünkü onlar bizim kökü-müzdür, onlar zemzemin kaynağıdır.

Uzun boyu, Kürt esmeri teni ve yağız çehresiyle fidan gibi bir delikanlıydı. Gençten 
genç bir yiğitti daha. 17 yaşında, yaşamın gerçekliğine yeni yeni duran bir fidandı. 17 
yaşındaydı ama emsallerine göre bedenen çok gelişmiş, çok hızlı boy-pos atmış bir 
maraldı.

1971 yılında Diyarbakır'ın Xani ilçesine bağlı Duru köyünde yaşama gözlerini açtı. O 
da diğer yaşıtları gibi Bağımsızlık Nesi: dendi. Hogir, Welat, İhsan gibi, O da özgürlük 
Nesli'nin sorumlu üyelerinden biriydi. Çünkü ulusal kurtuluş kavgasının tohumlarının 
toprağa serpilmeye başladığı günlerde Halim de yaşama duran bir tohumdu. Bu nedenle 
özgürlük toprağına sağlam basmıştı. Çünkü O da doğusuyla birlikte kendisini bağımsızlık 
kahramanlarının safında bulmuştu.

Emekçi ve yoksul bir ailenin çocuğu olduğu için Halim daha küçük yaşlardan 
itibaren evin geçimine katkıda bulunmaya başladı. İlkokul yaşamına kadar O küçücük 
yaşta koyun sürülerinin önünde yaşamı tanıdı. Küçük Halim'e birçok şey garip geliyordu 
henüz. Ama O bu yaşlarda dahi araştırıcı oldu. Doğayı, yaşamı tanımaya çalıştı. İnsanlar 
dünyasını ve hayvanlar alemini inceledi. Ve kendi kökünü araştırdı merakla. Ailesinden, 
çevresinden ısrarla kendi kaynağını sordu, bu kaynakta açılan derin yaraları, bu kaynağın 
patlama dönemlerini sordu. Birçok şeyi öğrendi. Ve öğrendikçe ruhen ve bedenen 
büyüyor, öğrendikçe.düşmanlarını tanıyor ve onlara karşı yüreği ve dağarcığı öfkeyle 
doluyor, öğrendikçe bir şeylere karşı sorumluluk bilinci gelişiyordu, öğrendikçe 
zenginleşiyor, zenginleştikçe öğreniyor, tekrar öğreniyordu.


Doğup büyüdüğü alanlarda Palu, Xani, Genç isyanları yaşanmış ve bizzat aile çevresi 
bu direnişler içerisinde yer almıştı. Dedesi bu isyanlarda görevler üstlenerek katılmıştı ve 
sömürgeciler tarafından birçok Kürt insanıyla birlikte kalleşçe katledilmişti. Bu acı 
gerçekler Halim'i nasıl derinden etkilemez. O'nu bu köke nasıl sağlamca bağlamazdı ki?

İşte Halim bu maneviyatla koyunların önüne gittiği zaman hep heybetli dağlara 
bakarak geçmişi düş dünyasında canlandırıyor ve bu soylu düşlerin her anı içini TC'ye 
karşı inanılmaz bir kinle yokluyordu. Keskin bakışlarını diktiği sarp dağların zirvelerinde 
şekillenen hayallerinde, eski isyanları bir film şeridi gibi ayrıntılarına kadar görüyordu. 
Acımasız, kanlı, acılı bir savaş! Yediden yetmişe Kürt insanının düşmana karşı nasıl 
kitleler halinde savaştığını, cansiperane direnişlerle barbar yaratıklar sürüsünü nasıl imha 
ettiklerini, Kürdün cesaret ve savaşkanlığını, korkak düşmanın içine girdiği düşkün ma-
neviyatı görüyordu. İnsanlık düşmanı Türk paşalarının kırbaçlarını kanlı çizmelerinde 
şaklatarak salyaya boğulmuş ağızlarıyla katliam emirlerini vermelerini, doksanlık 
ihtiyardan beşikteki bebeye kadar insanlarımızın nasıl hunharca katledildiklerini 
görüyordu dağların zirvesinde. Hayallerinde gördüğü bu tablo karşısında gözleri kanlı 
gözyaşlarıyla dolup dolup taşıyor ve kendi kendine söyleniyordu: «Ah! Ne zaman büyük 
olacağım da bu intikamı alacağım. Keşke ben de o zaman yaşasaydı m da düşmana karşı 
savaşsaydım.» Arkasında da bütün vücudu buruk bir sessizliğe bürünüyordu.

Elbette kolay bir şey değildi bu. «Kürdistanlıyım» diyen biri için asla göz 
yumulamazdı. Bir halkın tüm fertlerinin ayırım yapılmadan kırımdan geçirilmesine kim 
sessiz kalırdı? Yine en yakınından olarak aile çevresinden insanlar da, vatan denilen 
toprağın, namusun, dilin, kültürün korunması için kanlarını akıtmamışlar mıydı? Bütün 
bu öğrendikleri, bütün bu düşünceleri, bu hayalle Haiim'de küçücük yaşta bir isyan ateşi 
uyandırıyordu. Ve bu ateşin alevleri gün geçtikçe yükseliyordu, dinginleşmiyordu bir 
türlü. Bu anlarda Halim dağlara haykırmak istiyor, en yakın dost olarak onları görüyor ve 
elde silah bir gün o dağlarda savaşmayı düşlüyordu. «Elbet bir gün o dağların zirvelerine 
çıkacağım!»

Halim 7 yaşında. Ailesi tarafından verildiği Lice Yatılı Bölge Okul’unda okur. Halim 
bu dönemde alanda faaliyet yürüten devrimcilerle tanıştı. Onlarla tanıştığı zaman kafası 
ve yüreği aydınlanarak, tek kurtuluş yolunun o saflarda savaşmakla olacağına inanç 
getirmesi zor olmadı. Devrimcilere çok ilgi duymuştu, onlara sürekli soru sorarak 
bilgilenmeye çalışıyor, büyüdüğü zaman mücadeleye katılacağı düşüncesini kimseden 
gizlemiyordu.

«Sen daha çocuksun, ne bu tür şeyleri düşünüyorsun, hele bir büyü.»

«Doğru belki ben henüz küçüğüm, ama bunları düşünemeyecek kadar bebek değilim. 
Yalnız şimdiden hazırlanmak gerekir. Yoksa 'hele bir yarın gelsin' dersem bu boş bir şey 
olur. Sonra insan senin gibi mi olur? Ne yaptınız? İsyanlardan sonra size büyük görevler 
düştüğü halde siz ne yaptınız? Büyük oldunuz da ne yaptınız? Kanlarını akıtan o 
insanların kanı üzerine oturdunuz.»

Halim'den hiç de beklemediği bu yanıtı alan tanıdığı, dilini yutmuştu adeta. Lafı daha 
fazla uzatma gücünü kendisinde göremedi. Ne diyebilirdi ki?

Halim devrimcilerle ilişkilerini giderek daha da geliştirdi ve onlara müthiş bağlandı. 
Devrimcilerin kendisine verdiği yaşına uygun birçok «ufak» görevi büyük bir sevinç ve 
titizlikle yerine getiriyordu. Gerek o-kulda gerekse sosyal çevresindeki konuşmalarında 
sık sık devrimcileri gündeme getiriyor ve onlara büyüdükleri zaman devrimcilerin 
yanında yer almaları gerektiğini dayatıyordu.


İlkokul yılları böyle geçtikten sonra bir yıl ara verdi ve ailesinin maddi geçimine 
yardımcı oldu. Bu dönemde de aynı duygularla devrimcilere yardımcı oldu.

Ertesi yıl Xani Ortaokulu'na kayıt yaptırdı. Ortaokul yaşamında adeta devrimciler ve 
devrimcilik dışında bir şey düşünemez oldu. Ortaokul öğrencileri içinde kendi çapında 
devrimci propagandayı yapıyor ve onları kazanmaya çalışıyordu. Nitekim başardı da. 
Birçok yaşıtını kazanarak onlardan gelecekte devrimci harekete katılacaklarına dair söz 
aldı.

Ortaokul birinci sınıfı bitirdikten sonra ailesinin maddi durumunun zayıflığından 
dolayı okula devam etmedi ve onlara yük olmamak için habersizce Mersin'e gitti. Burada 
bir süre ağır işlerde çalıştıktan sonra dayanmayıp tekrar geri döndü ve ailesine çeşitli 
konularda yardımcı oldu.

1983-84 dönemi; Kürdistan'da artık gerilla savaşı geliştirilmektedir. Kürdistan'ın 
silahlı havarileri köşe bucak her yerde süzülerek modern bir savaşı örgütlemektedirler. 
Buna en çok sevinen ve umutlananlardan biri de Halim'di. O, bu duygular içinde gerilla-
larla ilişkiye geçmek için çok çırpındı. Amacı artık kesin onlara katılmak ve elde silah 
onurluca savaşmaktı. Ancak gerilla faaliyetlerinin gizliliğinden dolayı bu gerçekleşmedi. 
Halim tüm çabalarına rağmen gerillalarla ilişkiye geçememişti. Mecburen hasretini geçici 
olarak içine gömdü. Ertesi yıl tekrar ortaokula kaldığı yerden devam etti.

Okulda Kürt düşmanlığıyla tanınan bir öğretmen vardı. Bu faşist-ırkçı öğretmen çok 
özel bir gayretle sürekli Kürt halkına hakaret ediyor ve karalıyordu. Daha küçük yaştaki 
Kürt öğrencilerinin kafasına hummalı bir çalışma ile Türk burjuvazisinin kültür zehrini 
akıtarak onları Türkleştirmeye çalışıyordu. Halim: buna nasıl dayanacaktı. Faşist öğ-
retmenin yine böyle bir faaliyeti sırasında ona herkesin önünde açıkça:

«Senin söylediklerin baştan sona bütün kelimesiyle yalan. Kimse inanmasın buna» 
dedi.

Beriki:

«Sen ne konuşuyorsun terbiyesiz. Bacak kadar çocuksun. Yoksa senin kafanı da mı 
Apocu komünistler yıkamış.»

«Ben terbiyesiz değilim. Ben Kürdüm, bir Kürt çocuğuyum. Ve terbiyem de Kürt 
yiğitliği, mertliği ve insan severliği ile yoğrulmuştur. Ya siz? Yüzüne medeni terbiye diye 
geçirdiğiniz kapkara maske ile bizim cellatlarımızsınız. 'Medeni terbiye size vereceğiz' 
diye daha önce de binlerce insanımızı, analalarımızı, babalarımızı vahşice katlettiniz, 
cesetlerini kör kuyulara dol-durdunuz. Şimdi de sahipsiz kalan biz çocuklarını, eski 
darağaçları yerine kurduğunuz modern idam sehpaları denen okullarınızda, 'Medeni, 
terbiyeli gençler yetiştireceğiz', 'Genç Türk milliyetçileri yetiştireceğiz' diyerek 
öldürmek, yok etmek istiyorsunuz. Siz tarihte gelmiş geçmiş en büyük alçaklarsınız. Siz 
bu dünyanın başbelası...»

Halim faşist öğretmenin tekme-tokat saldırısına tereddütsüz cevap verdi. Hayvanlar 
gibi karnından soluyan öğretmeni güçlü yapısıyla devirerek neredeyse komalık etti; ve 
çantasını alarak okuldan ayrıldı, bir daha da gitmedi.

Köye geldikten sonra hemen alandaki gerillalarla ilişki kurmaya çalıştı. Artık daha 
fazla dayanılamazdı. Her gün sürülerini dağa çıkardığında onları rastgele aramaya 
başladı. Nihayet bir ay kadar sonra bir gerilla grubuyla karşılaştı. Heyecandan nefes 
alamıyor, her gün rahatlıkla telafuz ettiği laflar kör bir düğüm gibi top top olup boğazına 
oturuyordu sanki. Her şeye rağmen gerillalarla konuştu ve onlara katılmak istediğini 
açıkça belirtti. Ancak gerillalar Halim'in bütün ısrarlarına rağmen, bir eylem hazırlığı 


içinde olduklarından dolayı bunu ertelediler ve Halim'e o anda bazı görevler verdiler. 
Halim bunu seçkin bir istek ve sorumlulukla yaptı. Gidip kendilerine köyden erzak ve 
istihbarat getirdi; ve onların eylem hazırlıklarına yardımcı oldu.

O grup yoluna gittikten sonra başka bir grup Halimlerin köyüne uğradı. Halim aynı 
ısrarlı dayatıcılığını bu gruba da yaptı.

«Ben size katılmak istiyorum, ben de savaşmak istiyorum.»

«Ciddi misin? Kararlı mısın?»

«O nasıl laf. Sizinle şaka mı ediyorum? Siz şaka edilecek insanlar mısınız?»

«....»

«Ben kararımı çoktan vermişim. Çoktandır sizi arıyordum, ama bulamadım. Şimdi 
siz de bana bunu diyorsunuz.»

«Şey yani, biz dedik belki o bazı iyi niyetli tanıdık gençler gibi heyecana gelip do 
yaptığın bir konuşmadır, ya da evle aran bozulmuş da ondan diyorsun...»

«Hayır! Siz beni eskiden de tanıyorsunuz, ben böyle biri miyim?»

«...»

Halim gerillaların kendisini kabul etmeleri üzerine onlarla ortak bir randevu noktası 
tespit etti ve ertesi gün ailesine «okula gideceğim» diyerek evden ayrıldı. Ve o ayrılık 
artık bir daha aile yaşamına dönülmeyecek olan bir kopuştu.

25 Ağustos 1987. Halim artık her şeyi ile mücadeleye bağlı bir gerilladır. Büyük bir 
coşku ve sürekli yüksek bir moralin sahibi çok genç bir gerilla, 17. Baharında dopdolu bir 
savaşçı.

Halim'in gruba katılmasından birkaç gün sonra birliğin bulunduğu alan düşman 
tarafından sabah erkenden kuşatılmaya alındı. Bunun üzerine tüm grup çatışma pozisyo-
nunda bekledi- Halim'in daha ilk günleri olmasına rağmen, o kendisini hiç tereddüte 
düşmeden pozisyona ruhen kattı. Ancak herhangi bir şey olmadı. Akşam düşmanın 
gitmesiyle grup alandan ayrıldı.

Daha sonra Halim, kendi akraba çevresinden birkaç kişiyi birliğe katmak için öneri 
getirdi, önerisi kabul edilince yanına aldığı bazı yoldaşlarıyla birlikte kendi köylerine 
gittiler. Ancak savaşçı adayları köyde yoktu. İşte o an ne kadar üzüldü.

«Niye bu kadar üzülüyorsun Halim yoldaş, ne yapalım yoktur.»

«Elimde değil yoldaş, kabul etmiyorum bir türlü. Şans denen şeytan da sanki 
düşmana çalışıyor. Şimdi burada olsalardı ne olacaktı sanki. Ben onları getirirdim.»

«Tamam öyle de, ama yoklar işte; artık üzülme bifaydadır. Hem zaman bitmedi ya. 
Artık sonraya kaldı.»

Bir süre sonra Halim'in birliği Bingöl'ün Genç alanına geçti. Burada bazı eylem 
planları yaptı. Yapılan planlamaya göre iki ayrı hedefe yönelinecekti. Bunun için birlik 
iki gruba ayrıldı. Planlandığı gibi, birinci grup, bir çete odağına saldırı düzenledi ve 
eylem sonunda, gerisinde üç çeteyi ölümle cezalandırmış olarak bıraktı.

Halim'in içinde yer aldığı ikinci grup ise bir köye yöneldi, önce bütün köylüleri 
toplayarak toplantı yaptı. Onlara ulusal kurtuluş savaşını ve güncel gelişmeleri çeşitli 
yönlerden propaganda etti. Arkasından sömürgecilerin ajanı olan köy muhtarını halk 
adına ölüm ile cezalandırdı. Bu iki eylem Halim'de tarif edilmez duygular yarattı. Küçük 
Halim'in Xani Dağlarının zirvesinde bıraktığı düşleri gerçek oluyordu artık. Ne mutlu bir 
andı...

Eylemin ertesi günü düşman sabah erkenden iz sürerek, grubu, konumlandığı yerde 
kuşatmaya aldı. Ve henüz sabahın erken saatlerinde, bir avuç ama son derece kararlı genç 


kahramanla, köpek sürüsü gibi düşman askerleri arasında 16 saat süren şiddeti bir çatışma 
başladı. Düşman geniş bir hazırlıkla ve oldukça kalabalık bir sayıyla gelmişti. Grubu 
imha edeceğine dair kesin iddialıydı. Bu nedenle zaten binbaşı düzeyinde komuta 
kademesiyle operasyona çıkmıştı. Gerillaların kendi ajanlarını cezalandırmasını da bir 
türlü yediremiyorlardı.

Çatışma gün boyu bütün şiddetiyle devam etti. Gerillalar bütün teknik, sayısız 
eşitsizliklere rağmen canlarını dişlerine takarak kahramanca direniyorlardı. Bir avuç 
özgürlük savaşçısı genç insan, duyanların «asla olmaz» diyerek inanmak istemedikleri bir 
efsane yaratıyordu. Her boydan tüfekten sağanak gibi boşalan kurşun ve top sesleri 
dağlara çarparak ortalığı cehennem gürültüleriyle dolduruyor, keskin barut kokuları 
birkaç saat önce bütün canlılar için yaşamın temel kaynağı olan temiz ve berrak havayı 
kaskatı bir ağırlığa dönüştürerek savaşanların burunlarını bıçak gibi kesiyordu.

Bundan en çok etkilenen; labirent gibi çok yönlü duygular içine girmiş olan Halim'di. 
O gün Ha-lim'in yaşamında en belirgin bir dönüm noktası yaşanıyordu. O gün Halim'i 
büyüttükçe büyütüyor, yüceltiyor ve bilinçlendiriyordu. Yaşanan her şey, devinim yapan 
her saniye, Halim için çok ileri bir anlam fışkırtıyordu. Artık düş dünyasına, basbayağı 
maddi bir varlık olarak sağlamca ayak basıyordu. Acaba kaç çocuk, kaç delikanlı bu 
kadar şanslıydı? Acaba kendi yaşında kaç tane gencin, yaşamındaki temel özlemi böyle 
en doyurucu bir hiçimde gerçek oluyordu.

Halim, daha yepyeni bir savaşçı ve dolayısıyla tamamen tecrübesiz olmasına rağmen 
çatışmada yoldaşlarından fazla geri kalmadı. Hiçbir kararsızlığa düşmeden o gün bütün 
enerji ve yiğitliğini sergiledi, çatışmayı sonuna kadar sürdürdü ve çatışma boyu imha 
edilen birçok düşman askerine isabet eden mermi çekirdekleri arasında Halim'inkiler de 
yer alıyordu.

Grup bir yandan çatışırken bir yandan da düşman kollarına pusu attı. Halim de fazla 
kalınca olmayan bir ağacın arkasına mevzilenmişti bu pusuda. Yeri biraz da açıktı. 
Düşündükleri gibi olmuştu. Çok geçmeden altlarından düşman güçlen kendi 
istikametlerine doğru gelmeye başladı. Bir albay elinde telsiz askerlerine emir vererek 
kendilerine doğru geliyordu.

«Haydi oğlum ilerleyin. Üç-beş tane baldırı çıplaktan mı çekmiyorsunuz. Hiçbir yere 
kaçamazlar, önümüzdedirler, buralardadırlar, şimdi yakalarız onları.»

Halim'in gözleri aniden açıldı. Hayret, heyecan ve sevinç karışımı bir şimşek 
zihninde çaktı. Az ötelerindeki arkadaşına biraz heyecanla, hafif sesle kesik:

«Geliyorlar...» dedi.

ötedekinin gözleri aniden yuvarlaklaştı ve biraz da tepkiyle hızla parmağını ağzına 
götürdü:

«Şşşşşt...»

Bunun üzerine olduğu yerde çivi gibi çakıldı Halim. Hiçbir tarafı kımıldamıyordu. 
Albayın kafasını içine aldığı tüfeğinin hedef ini onunla beraber yürütüyordu. Tüfeğin 
sarsmaması için çok hafif ve çok kısa nefesler alıyor, albay kendilerine yaklaştıkça bu 
nefes alma fasılları da giderek seyrekleşiyordu. Kaskatı bir monotonluk içindeki sinirlerin 
otomatiğe bağladığı sağ göz bebeği, aynı şekilde otomatiğe bağlanmış olan silahın hedefi 
içinde, elindeki kırbacını kanlı çizmelerinde şaklatarak salya dolusu, ağzıyla katliam 
emirleri veren eski Türk paşasından başka bir şey görmüyordu. Albay her yaklaştıkça 
esmer teniyle kaplı yüzünün yanaklarına alnına kan hücum etti, geniş yuvarlaklıklar 
içindeki donuk kırmızı lekeler yüzünün rengine tamamen mat bir görünüm verdi. Bir si-


nek silahın geziyle gözünün arasından kavis çizerek hızla uçtu. Halim'in gözlerinde 
herhangi bir kısılma olmadı. Albay tamamen yaklaştı ve o anda öteki gerilladan çok ani 
bir ses çıktı: «Tamam»

Bu emirle birlikte Halimin işaret parmağı hızla kapandı, aynı anda pusudaki bütün 
gerillaların silahları korkunç bir bağırtıyla çalıştı. Namludan kurtulan kurşunlar duru 
havayı delik deşik ederek albayın kafasını paramparça etti. Et parçacıkları 15-20 
metrekarelik bir alana yayıldı.

Halim'in bu ilk çatışmasında kahramanca sergilenen direniş sonucu, düşman 
güçlerinden bir albay, bir binbaşı, iki astsubay ve yirminin üzerinde er imha edildi. Ancak 
ARGK'nin dört yiğit militanı da (Celal KAHRAMAN, Abdurrahman BÖLÜK, Kadir 
ÖZKAH-RAMAN ve Mehmet KAHVECİ) soylu bir direnişle şehit düştü. Şehitlerin üçü, 
grubun gün boyu süren direnişi sonunda arka arkaya atılan iki düşman çemberini 
çatışmayla yararak kuşatmayı açtığı sırada üçüncü çemberde düştü.

Çatışmadan sonra yoğun operasyonlardan dolayı grup iki gün boyunca hiçbir köye 
uğramadı. Tamamen erzaksız olduğu bütün bu süre boyunca sadece şeker ve su ile idare 
etti. Halim daha yeni olmasına, gerillanın dağ yaşamına daha yeni adım atmasına rağmen, 
hemen bu kadar tehlike ve zorluklarla karşılaşmıştı. Ama bütün bu son derece ciddi ölüm 
tehlikeleri, dağ yaşamının katlanılmaz zorlukları ve belki de daha yeni karşılaştığı bu 
derece uzun süreli açlık, onda herhangi bir olumsuz etki yaratmadı. Hiçbir geri adım attır-
madı. Aksine, O, bütün bunlara karşın, soylu bir inatla sürekli neşeli ve morali yüksek tığ 
gibi bir gerillaydı. Ve yaşamı her türlü zorluğa karşı amansız bir direngenlik içindeydi.

Birlik içerisine sızmış olan bir unsur, bugünlerde ortamın zorluklar ve tersliklerle 
dolu olmasından yararlanarak, Halim'i kaçırtma çabalarına girişti.

«Git evine, neden geldin. Daha yaşın bile küçük, görmüyor musun bu kadar zorluğu. 
Bunlara nasıl dayanabilirsin? Sanki gelirken böyle olacağını mı düşünüyordun. Kendi 
kendine hayal kurmuştun; işte 'gerillalar büyük insanlardır, ben de öyle olacağım' diyerek 
kendi kendini yanılttın. Halbuki bak, yemek için ekmek bile bulamıyoruz; her an da 
ölebilirsin...»

Halim daha fazla dayanamazdı, öfkesinden şakaklarındaki koyu yeşil damarlar 
sıkışmış olduğu cildi parçalayıp dışarı fırlayacakmış gibiydi. Hiddetten yüzü mosmor ol-
muştu. Gözlerini iyice kısarak fişek gibi bakışlarını karşıdakinin gözünün, içine dikti. 
Elleri hızla silahı kavrayarak namluyu ona yöneltti. Ve sert bir ses tonuyla bağırarak 
konuştu;

«Sen ne diyorsun! Beni bu yoldan ayıramazsın. Ben Partiye ve arkadaşlarıma son 
derece bağlıyım. Buraya savaşmak için geldim ve sen de dahil kimse buna engel 
olamaz.»

İki gün sonra Halim'in olduğu grup daha önce kendilerinden ayrılmış olan birliğin 
diğer parçasıyla birleşti. Ve alınmış olan karar temelinde yapılan yeni planlamayla, bir-
likte 12 kişilik bir grubun eğitim görmesi amacıyla Dersim eyaletine gitmesi kesinleşti. 
Bu eğitim grubunun içinde Halim de yer alıyordu.

Halim hem yeni bir mücadele alanına gideceği için hem de eğitim görerek ileriki bir 
döneme hazırlanacağı için çok sevinçliydi.

Dersim alanına vardıklarında zaman artık kışa doğru yol alıyordu. Alandaki Parti 
güçleri sonbahar atılımının hazırlığı içindeydiler. Bu nedenle yapılan bazı eylem 
planlamalarını uygulayacak güçlerin içinde Halim de vardı.


Halim'in yer aldığı grup bir işgal eylemi gerçekleştirecekti. Planlandığı gibi eylem 
grubu Mazgirt ilçe merkezini basarak iki saat süre ile işgal etti. İşgal esnasında Hükümet 
Binası roketlendi, Jandarma Taburu yoğun taramalara tabi tutuldu, ancak korkak düşman 
ininden çıkmayarak kendisini korumayı yeğ tuttu. Eylemde, Mazgirt sokaklarında 
sloganlar atılarak pullamalar yapıldı, savaşa aktif katılma doğrultusunda halka çağrı 
yapıldı. Çeşitli halk kümelerine propagandalar yapılarak evlere bildiriler dağıtıldı.

Halim bu yeni eyleminde bayağı canlı ve coşkuluydu, özgür sokaklarda mengene gibi 
pençeleriyle, kavramış olduğu silahıyla dolaşırken, çocuklar gibi şendi. Görevini eksiksiz 
yerine getirmek için çıta gibi boyuyla bir o tarafa bir bu tarafa koşturuyor ve sloganlar 
atıyordu;

«Yaşasın Partimiz PKK! Yaşasın Kürt halkı! Yaşasın kahraman gerillalar!..» Uzun 
boyu bir kez daha işe yaramıştı. Duvara doğru kendisini iyice uzatarak uzun kollarıyla 
pulları istediği yere «şap» diye yapıştırıp geçiyordu.

Eylemi başarılı bir şekilde sona erdiren gerillalar geri çekilerek üslerine doğru 
hareket etti. Yolda bir köye uğradılar. Grup köyde oturup yorgunluk ve açlığını 
giderirken, o sırada düşman güçlerinin de köy okulunda olduğu haberi verildi kendilerine. 
Başarılı bir eylemden çıkmış olmanın vermiş olduğu yüksek moralle bu sefer de okuldaki 
düşman güçlerine yönelik eylem yapma kararlaştırıldı. Grup hızla toparlanıp okula doğru 
hareket etti. Düşmanın dışarıdaki nöbetçileri tehlikeyi farkedince kaçtılar. Gerilla grubu 
nöbetçisiz kalan okula, roket, el-bombası ve tüfeklerle saldırıya geçti. Kapana kısılmış 
olan düşman zaten istese de bir şey yapamazdı artık. Mütemadiyen çalışan silahların 
çıkardığı ateş parçaları, izli mermiler, el bombalarının şiddeti ve B-7 roketlerinin sergi-
lediği karışık renkli tablo gecenin dingin karanlığını bir anda adeta noel gecesine çevirdi.

Halim de uygun mevzilerden en etkili darbeyi vurmaya çalışıyordu. Bu çaba 
içerisinde bir köşeyi tutmuş çatışırken yerde yarı uzanmış birini gördü. Gecenin 
karanlığında yerde uzanmış adam Halim'i görünce:

«Şşşşt» diye sessizce işaret verdi. Halim buna çok öfkelendi. Böyle sıcak bir 
çatışmanın içerisinde arkadaşlarından biri nasıl çatışmazdı. Hırsla adamın ayağından 
tutup çekti ve bağırdı:

«Kalksana yoldaş, herkes çatışırken ne diye yere uzanmışsın. Haydi kalk çatış» dedi. 
Ve hemen fırlayıp başka bir köşeyi tuttu. Ama o da ne? Yerdeki adam kalkmış kaçıyor. 
Ancak o zaman farketmişti. Hayıflanarak;

«Vay namussuz Türk askeri» deyip, adamın arkasından tetiğe bastı. Meğer ki 
düşmanın uyuyakalmış nöbetçilerinden biriydi.

Okula yönelik bu saldırı eyleminde düşman güçleri darbe yemiş, bazı askerler de 
korkudan aklını yitirmişti. Grubun morali ise bu ikinci başarılı eylemle daha da yük-
selmişti. Kitleler de gelişmelerde etkilenmiş, coşmuştu. Ayrıca bu eylemlerin arkasından 
diğer gerilla grubu da Hozat ilçe merkezini basmıştı. Yaşanan eylemlilik ve devrimci 
çalışmalar sonucu siyasal ortam daha da canlanmış, saflara yeni savaşçılar da katılmıştı.

Artık kış geldiği için gerilla güçleri de toparlanıp bir araya geldi. Kış eğitimi için 
üsse yerleşildi. Ancak henüz eğitime yeni başlanmışken yaşanan bir ihanet olayı yü-
zünden kar ortasında üs terk edilerek bir süre zorunlu hareketli yaşama geçildi. Bir yere 
yerleşmeden 3 metre kar içinde zorlu bir kavga olarak geçen bu yaşamda Halim de diğer 
gerillalar gibi her türlü zorluğa göğüs gerdi. Bu yaşam onda herhangi bir zayıflığa yol 
açmadığı gibi, kendisini daha iyi sınadı, bilincini, direngenliğini ve fedakarlığım biledi. 


Yanında, yakınında yaşanan ihanet olaylarına karşı öfkeden kendisini tutamıyor, oldukça 
kinli ve acımasız davranıyordu.

Birlik yeni bir üsse yerleşerek planladığı kış dönemi eğitimini hayata geçirdi. Halim 
görülen eğitimin bütününe gayet sorumlu ve güçlü bir şekilde katılım yaptı. Böylesi 
zamanların bir, gerilla açısından çok iyi değerlendirilmesi gereken altın kıymetindeki 
günler olduğunu pekala biliyordu çünkü. Eğitim sürecinde, özellikle yoldaşlık ilişkileri, 
üslup ve hitabette örnek bir kişilik sergiledi. Zaten O oldukça saygın, mütevazi ve olgun 
bir mizaca sahipti. Yoldaşlarının kalbini kırdığı, herhangi bir olumsuzluğa kaynaklık 
yaptığı, gerilla yaşamı boyunca görülmedi. Günlük konuşmalarında sürekli devrimin, 
savaşın sorunlarını konuşur, bunun dışına çıkmaz, yani yararsız sohbetlere girmezdi.

Yeni yılın (1988) ilk ayının ortaları. 7 kişilik bir gerilla grubu eylem yapmak için 
üsten ayrıldı. Halim bu grubun içinde de yine gönüllü olarak yer aldı. Küçük gerilla 
grubu 3 metre karı irade gücüyle yararak yapılacak eylem hazırlığı için bazı yerleşim 
birimlerine ulaştı. Ancak planlanan eylem gerçekleşmeyince bu sefer başka bir eyleme 
yönelindi. Kışın ortasında yedi militan Dersim-Erzincan Karayolunda pankart astıktan 
sonra, Dersim-Ovacık Karayolundaki H... köprüsüne, üç gün dondurucu' soğukta şiddetli 
yağan yağmur ve karla cansiperane boğuşarak sabotaj eylemini düzenlediler. Ayrıca 
telefon hattını kesmeyi de unutmadılar. Eylem sürecinde sürekli yağışın altında iliklerine 
kadar ıslanmışlardı. Çok yorucu ve zorlu bir yolculuktan sonra tekrar üsse vardılar. Ve 
eğitim programına gelinen noktadan devam ettiler. Bahara kadar devam eden bu eğitim 
sonunda, özellikle askeri bölüm olmak üzere genelde Halim başarılı öğrencilerden 
biriydi.

Zorlu geçen kış şartlarından sonra bahara ulaşılmıştı. Genelde olduğu gibi Dersim 
alanında da Bahar Atılımı ve Newroz kutlamaları için planlama ve hazırlıklar yapıldı. 
Birlik seri köy toplantılarını gerçekleştirdi. Newroz kutlamaları gereği köylerde birlik 
üyelerinin gerçekleştirdiği piyesler çevrildi. Halim, milli bayramını büyük bir coşkuyla 
derinden yaşıyordu. Piyeslerde üstlenmiş olduğu «Kawa'nın oğlu» rolünü, bütün ruhunu 
ve yeteneğini sergileyerek güzel oynamaya çalışıyor ve başarıyordu da. Oynadığında bu 
rol, Halim'de fevkalade hissedilir bir manevi ağırlık yaratıyordu. Onu ruhen daha da 
büyütüyordu. Ama Halim kendisinden emindi ve bu nedenle fazla zorlanmadan 
konuşabiliyordu: «Ben bu role layık olacağım.»

Seri köy toplantılarından sonra gerilla güçleri, Bahar Atılımı için takım gücünde 
eylemliliğe yöneldi. Mart ve Nisan aylarında Dersim-Ovacık Karayolu üzerinde ger-
çekleştirilen ve saatlerce süren iki yol kesme eyleminde Halim de yer aldı.

1988'in 8 Nisan gününde Halim, bir grup yoldaşıyla birlikte başka bir alana 
randevuya gitti. Döndükleri zaman son derece acı bir olayla karşılaştılar. Takımın yiğit 
komutanı Ulaş (Ali Musa TOP) ile örnek -militan Haydar (Celal ÇETİN KAYA)/ 
yoldaşları şehit düşmüştü. Bu ağır \ kayıplar karşısında diğer yoldaşları x gibi Halim de 
büyük üzüntüye kapıldı. Ama o çoktan biliyordu ki, şehitlerin arkasından sadece kuru bir 
üzüntüyle yasa gömülmek onlara yapılacak alçakça bir ihanettir. Bu nedenle bütün 
bedeni, görevlere daha yetkin sarılma ve durdurulmaz intikam duygusuyla dolup taştı. 
1938'lerde dedelerini katleden kahpe düşman, şimdi de onların torunlarını Ulaş, 
Haydarları katletmemiş miydi? Artık kim sabredebiiirdi buna? Bu nedenle Halimin ağ-
zından çıkan laflar artık; «intikam, intikamlarını almalıyız» sözcüğünden başka bir şey 
olmuyordu. Bu intikamın nasıl alınacağının yol ve yöntemlerini kendi kendine araştırıyor 
ve bunu sık sık birliğin diğer üyeleriyle tartışma konusu yapıyordu.


Ulaş ve Haydar yoldaşların şahadeti takımda önemli bir boşluk yaratmıştı. Halim de 
diğer yoldaşları gibi bu boşluğu açık açık görüyor ve bunu doldurmanın azmi içinde 
bulunuyordu. O dönem yaşanan eylemsizliği aşmak için yapılan planlama çalışmalarına 
yardımcı "olmak için yoğun çaba gösteriyordu. Zaman zaman ortaya çıkan sorunlara, 
uygun olmayan tartışmalara hemen müdahale ederek uygun bir üslupla bunların aşılma-' 
sına çalışıyordu.

Nihayet beklenen gün geldi. Takımın, Mayıs ayının ortalarında Dersim merkezine 
bağlı Kaşılar köyü mıntıkasında bir noktaya döşediği mayın tuzağının patlaması sonucu 
faşist ordudan bir subay ile üç er savaş dışı kaldı. Bu olaydan sonra adeta çılgına dönen 
düşman güçleri hemen operasyonlara girişti. Gerilla takımı Dersim merkezine bağlı 
Babaocağı köyü mıntıkasında, birbirine fazla uzak olmayan İki ayrı noktada iki grup 
biçiminde oturmuştu. Dokuz kişilik ikinci grubun içinde Halim de vardı. Tarih 16 Mayıs 
1988. Saat 18.30. Halim'in bulunduğu grubun üzerine gelen faşist timin öncülerine ilk 
intikam mermileri kusuldu. Düşman timinin öncülerinden bazılarının imha edildiği ve 
bazılarının gerisin geriye kaçırtıldığı kayalıklar arasında kurulan bu pusu eyleminde 
Halim en önde çarpıştı. Saat 19'da gerçekleştirilen bu eylemde düşmana etkin bir darbe 
vuruldu. Ancak, bir gerilla yaralandı. Ve başka bir gerilla yaralıyı çatışma alanından 
uzaklaştırdı. Neye uğradığını şaşıran 50 kişilik tim gücü kendisini toparlayarak bütün 
gücüyle karşı saldırıya yöneldi. Gerillalarla, sayı ve donanım bakımından çok daha üstün 
olan düşman timi arasında, labirent gibi daracık kayalıkların içinde yine şiddetli bir 
çatışma başladı. Çatışma kayalıkların arasında birkaç metreden yapılan yakın mevzi 
savaşına dönüştü. Düşman timi silahlarına ve sayısına dayanarak ilerlemek, istiyor, 
gerillalar ise direnişi bıçaklar üzerinde sonuna kadar götürerek ona izin vermiyorlardı. 
Adeta her şey içice geçmişti. Gerillalar, tim üyeleri, silahlar, tüfekler birbirine sıra 
vermeden, nefes almadan çalışıyor-, kurşun ve el-bombaları kayalıklara çarparak müthiş 
sesler çıkarıyor, parçalanan taş parçaları ve havaya kalkan toprak etrafı toz-dumana 
boğuyordu. Düşmanın kullandığı lav silahları nerdeyse kaya parçalarını yakar gibi 
oluyordu.

Halim sağlam bir mevzi tutmuş düşmana fırsat tanımıyordu. Elindeki Siminofu bir 
Kalaşnikof gibi çalıştırarak düşmanın ilerlemesine imkan tanımıyordu. Kayalıkların ar-
kasına saklanarak ilerlemek isteyen faşist tim üyelerin her başlarını kaldırdıklarında 
Halim'in etkili atışlarına hedef oluyorlardı. Kendi mevzisini etkin bir çatışmayla savuna-
rak düşmanın ilerlemesine fırsat vermediği gibi, diğer arkadaşların mevzisini de 
savunuyordu. Halim o an yenilmez bir savaşçı olduğunu bir kez daha gösteriyordu. O, 
düşmana aman tanımayan kara bir kartaldı. O dar yerde, düşman timi tarafından ellinin 
üzerinde el-bombası gerillaların üzerine atılmasına rağmen, düşmanın ilerleyemediği iki 
mevziden birisi Halim'inkiydi.

Çatışmanın bir saat kadar sürmesinden sonra düşman timi bazı mevzileri gerileterek 
ilerlemeye başladı. Tehlikeyi gören gerilla birliği komutanı geri çekilme emrini verdi:

"Yeşil Çınar Ağacı, Yeşil Çınar Ağacı!"

Şifreli bir şekilde geri çekilme emrini alan gerillalar geri çekilmeye başladılar. Ancak 
Halim o kargaşada, lav silahı, bomba, MG-3 ve tüfeklerin şakırtısından emri duymadı. Ve 
çatışmaya devam etti. Bir süre sonra düşmanın her taraftan ilerlediğini görünce bu durum 
gayri ihtiyari dikkatini çekti ve etrafına bakındığında kimseyi göremeyince arkadaşlarının 
geri çekildiğini anladı. Düşmanın timi ise her taraftan ilerlemesine rağmen, bu geçit 
vermeyen direngen mevziiye, artık tek çare olarak peşpeşe el-bombaları ve lav 


silahlarıyla saldırıya geçti. Halim, arkadaşlarının çekilmiş olmasından dolayı kendisi de 
geri çekilmeye hazırlandığı sırada —tam bu sırada düşman timinin bir üyesi ayağa 
kalkarak taşın üzerinden başını uzattı ve ciyak ciyak bağırmaya başladı:»

«Beyler kaçmayın. Hey... Apocular nereye kaçıyorsunuz, hani kahramandınız, ne 
oldu size ulan. Haydi arkadaşlar korkmayın. Cesur olun. Bakın Apocular nasıl kaçıyor, 
yürüyün üstlerine.»

Halim'in yüzünde aniden, horlamayla karışık hafif bir tebessüm parladı. Kendi 
içinden, «şimdi görürsün gününü, boş meydanların pezevengi, biraz önce niye konuşmu-
yordun» diye söylendi. Ve son olarak tetiğe bastı. Beriki bir top gibi hızla kayalıkların 
içine gömüldü.

Çatışma alanını terk eden Halim tek başına yola düştü. Fakat alanı yeterince 
tanımıyordu. Karanlık da artık iyice çökmüştü. Acaba tek başına gidebilecek miydi? Bu 
düşüncelerle kafasını meşgul ederken, tesadüfen az ilerde, çatışmanın ilk anlarında 
yaralanan arkadaşını ve ona yardımcı olan iki gerillayı gördü:

«Ah... siz misiniz?» «Evet, evet!»

«Ne yapıyorsunuz, niye geride kaldınız?»

«Arkadaşları kaybettik ve geride kaldık.»

Halim hemen yaralı arkadaşının koltuğunun altına geçti. Çünkü yaralının yanındaki 
gerillalardan biri henüz 14-15 yaşında olan çok genç bir gerillaydı ve yardımcı olamı-
yordu. Diğer gerilla ise tek başına bu işi yapamıyordu.

Halim diğer gerillalar birlikte yaralıyı geceboyu taşıyıp uygun ve emin bir yere 
bırakarak, birlikle bağlantı kurmak için haber gönderdi. Bu haber üzerine takım hemen 
bir manga yola çıkartarak yaralının yanına gönderdi. Halim de dahil tüm gerillalar 
yaralıyı da alarak hep beraber üsse döndüler.

30 Mayıs 1988. Kürdistan bağımsızlık savaşında yüce şehitler ayı Mayıs'ın son 
günleri, boydan boya koyu kırmızıya boyanmış olan Mayıs sona ermek üzere. Bugüne 
kadar şehit kanıyla kızıl bir şerite dönüşmüş olan Mayıs ayı, bu son günlerinde nedense 
ağırlaşmıştı, her zamanki gibi yerini kolay kolay Haziran'a bırakmak istemiyordu.

30 Mayıs 1988. Canlanma, dinamizm ve yaşam mevsimi, Bahar'ın son günleri. Her 
şeyin yeniden doğduğu bahar, artık bütün canlılara elveda edecek bir gün sonra yerini 
bunaltıcı yaza bırakacak, ölgün güze çağrı yapacak. A-caba kendisiyle birlikte canlıların 
genç yaşamını ve dinamizmin temsilcilerini de beraberinde mi götürecek?

30 Mayıs 1988. Gökyüzü İyice ıslak, denize batırılmış kurşuni bir çarşaf gibi. Sanki 
erdem tanrıları bütün gözyaşlarını bir defadan boşaltıyor. Hava koyu kurşuni renge 
boğulmuş, ölü gibi donuk yüzleriyle asık suratlı bulutlar, kayıtsız ve acımasız bakışlarla 
bütün doğaya kara kara bakıyor. Engin semada hiçbir açıklık bırakmayarak güneşin 
önünü tamamen tutmuşlar. Güneş çaresiz güneş güçsüz, güneş zavallı bir ihtiyar o gün. 
«Bırakın beni bırakın!» diyor göğsünü mosmor ederek. Ama nafile, nafile, hepsi nafile! 
Zalim kötülük tanrısının binlerce zehirli okuyla kanlar içinde güneş, doğa dilsizler 
dünyası o gün. Hayvanlar alemi ölü o gün ölü, ölü bütün canlılar! Hepsine kıran girmiş 
sanki. Bal arısının kanat sesi bile yok. Keklik soyu bile suskun o gün.

30 Mayıs 1988. Birliğin çoğunluğu dağlık bir alanda konumlanmış durumda, öğleden 
sonra bazı gerillalar bir iş için aşağı ineceklerdi. Partimizin seçkin militanı Musa (Kemal 
KURU), Halim ve diğer bir gerilla saat 14.00'e doğru su mataralarını alıp aşağı indiler. 
Altta kükreyerek akan derenin başına gidiyorlardı.

Saat tam 14... aniden Halim ile Musa yoldaşların gittikleri dereden durmak nedir 
bilmeyen kurşun sesleri yükseldi. Düşmanın silahları, özellikle MG-3 kendileri için, 
çoktan beri özlemle bekledikleri bayram günüymüş gibi uzun süre alçakça çalıştı. Dereyi 
tarumar eden kurşun sesleri, zorla ele geçirmiş olduğu fırsatı asla kaçırmak istemezcesine 
susmak nedir bilmiyordu. Birazdan derenin rengi değişmeye-başladı. Berrak su yavaş 
yavaş kırmızılaştı, ve sıcak. Gittikçe kırmızılaştı, gittikçe ısındı. Kopkoyu bir kırmızılığa 
dönüştü. Buz gibi soğuk su ateş gibi sıcaktı artık. Koyu kırmızı sıcaklığı taşıyan dere 
gürül gürül aktı. Ve önündeki bütün engelleri aşarak, bütün bentleri yıkarak Kürdistan 
deryasının derinliklerine süzüldü. O derinliklerle yetinmedi, derinliklere, sürekli 
derinliklere aktı.

Dersim kitlesinin gönlünün fatihi Musa (Kemal KURU) yoldaş ile Bağımsızlık 
Nesli'nin büyük bir genç direnişçisi daha şehit düşmüştü. Halim toprağa düşmüştü. Bu 
ülkeden bir Halim göçüp gitmişti...

Halim'in Kürt esmeri yüzü, göz kamaştırıcı parlaklıkta belirgin bir tebessümle 
örtülüydü. Kurşuni renkli arsız bulutlara dikili ve özgür gelecekle yüktü dopdolu bakışla-
rında, Xani dağlarının zirvesindeki düşleri donmuş duruyordu.

Birazdan, Halim'in bakışlarının dikili olduğu bulutlarda küçük bir pencere açıldı. 
Güneş parlak ve yakıcı ışınlarını hızla bu pencereden boşalttı. Küçük pencere giderek 
büyüdü, madeni bulutlar hızla çözülerek paramparça oldu. Doğa yeni bir güne, yeni bir 
yaşama başladı.

Bir yoldaşı

20 Aralık 1988

 

 

 

 

 

© 2026 Şehîdên Me